Mardin’den Diyarbakır’a Uzanan Kadim Bir Gökyüzü Hikayesi: Şemsîler ve Harranîler
Mardin’den Diyarbakır’a Uzanan Kadim Bir Gökyüzü Hikayesi: Şemsîler ve Harranîler
İnsanlık tarihi, sadece büyük imparatorlukların, kazananların ya da semavi dinlerin yazdığı parlak sayfalardan ibaret değildir. Asıl gizem, o büyük nehirlerin yataklarında sessizce akıp giden, tarihin tozlu raflarında unutulmaya yüz tutmuş kadim toplulukların ayak izlerinde saklıdır. İşte bu izlerden biri de Mezopotamya’nın kalbinde, güneşin, ayın ve yıldızların ışığını kendilerine rehber edinen Şemsîler ve Harranîlere aittir.
XIII. yüzyılda Moğol istilasının getirdiği o büyük yıkıma kadar, Harran merkezli olarak ay tanrısı Sin liderliğindeki yıldız ve gezegen kültüne tapan bu pagan topluluk, inançlarını ve yaşam tarzlarını "Beş Sır Kitabı" ve "Baba'nın Kitabı" gibi birinci elden yazılı kaynaklarla nesilden nesle aktarmıştı. Kültürel ve inançsal kökleri Harran’ın o derin astral mistisizmine dayanan ve yurtları Mardin, Diyarbakır ve civarı olan bu insanlar, ne yazık ki semavi dinlerin egemen olduğu dönemlerde "sapkınlıkla" suçlanarak dışlandılar ve tarihin karanlık sayfalarına doğru itildiler. Benzer şekilde güneşe ve doğaya büyük hürmet gösteren Êzidiler, kendi inanç ve kültürlerini koruyarak günümüze kadar ulaştırabilmişken, Şemsîler zamanın ve coğrafyanın acımasız çarkları arasında eriyip gitmek zorunda kaldılar. Kendilerinden geriye kalan yaklaşık 20 bin civarındaki nüfus ise zamanla İran, Tokat ve Merzifon gibi farklı bölgelere dağılarak kimliklerini gizlemek ya da dönüştürmek durumunda kaldı.
Bugün Diyarbakır’da, Mardinkapı’dan Ongözlü Köprü’ye doğru uzanan yolda, Dicle Nehri’nin hemen kıyısında yer alan bereketli Hevsel Bahçeleri’nin tam karşısına düşen yüksek alana "Şemsîler Tepesi" denirdi. Burası, yüzyıllar öncesinin en önemli açık hava ibadet merkezlerinden biriydi. Diyarbakırlı yazar Esma Ocak’ın da "Diyarbekir" adlı kitabında hüzünle bahsettiği gibi, bu tapınma yeri yakın zaman öncesine kadar varlığını koruyordu. Hatta 4. Murat Han’ın yıktırdığı cephesinden arta kalan bölümleriyle, adeta geçmişin canlı bir şahidi gibi dikilirdi. Kentteki baskılardan dolayı cami ve kiliseye çevrilen eski mabetlerinde özgürce ibadet edemeyen Şemsîler, her sabah gün ışımadan önce Mardinkapı’dan dualar eşliğinde bu tepeye yürür, nehrin üzerinden yükselen güneşin doğuşunu büyük bir tazimle karşılar ve ritüellerini yaptıktan sonra günlük işlerinin başına dönerlerdi. Ne yazık ki bu kadim mabedin kalıntıları, yakın dönemde gerçekleştirilen yol genişletme çalışmaları sırasında tamamen yıkıldı ve yerinde yeller esti. Ancak bölge, hafızadaki yerini koruyarak halen Şemsîler Mahallesi olarak kayıtlarda yer almaktadır. Tarihsel iddialar, bu topluluğun bölgedeki son neslinin, Bağdat seferinden Diyarbakır’a dönen 4. Murat tarafından tamamen ortadan kaldırıldığını savunur.
Aslında bugün hayranlıkla ziyaret ettiğimiz, bölgenin en kutsal ve anıtsal mabetleri, bu köklü güneş ve yıldız kültürünün temelleri üzerinde yükselmektedir. İslamiyet için 5. Harem-i Şerif kabul edilen 1400 yıllık Diyarbakır Ulu Cami, Mar Tuma adıyla kiliseye dönüştürülmeden çok önce Şemsîlerin görkemli bir güneş mabediydi. Aynı şekilde 1700 yıldır ayakta duran Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi de Hristiyanlık öncesinde gökyüzünü selamlayan bir tapınaktı. Mardin’de Süryanilerin en önemli manevi merkezlerinden biri olan Deyrulzafaran Manastırı da Hristiyanlıktan önce doğrudan Şemsîler tarafından inşa edilmiş mistik bir güneş tapınağıydı. Bugün bile manastırın alt katındaki o harçsız, devasa taşlarla örülü mimari, bu köklü geçmişi çıplak gözle önümüze sermektedir.
İtalyan rahip Campanile’nin notlarına yansıyan Şemsî ritüelleri, bu inancın ne denli özgün ve eklektik bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Yazılı bir kutsal kitapları olmayan Şemsîler, gün doğumunda güneşe dönerek üç kere yere eğilirlerdi. Yılda üç kez büyük törenlerde bir araya gelir, hamurdan kuzu şeklinde bir heykel/put yapar, baş kısmını örterek kalay bir leğenin içine yerleştirir ve bu simgeyi öperek önünde saygıyla eğilirlerdi. En dikkat çekici pratiklerinden biri de ölümle ilgiliydi; günahların kıllarda biriktiğine ve orada takılı kaldığına inandıklarından, ölülerinin saç ve sakallarını tamamen keserlerdi. Ayrıca, öbür dünyaya geçişini ve ruhun yolculuğunu güvenceye almak adına ölünün avcuna mutlaka altın para koyarlardı. Bu ritüel, Antik Yunan ve Roma mitolojisinde canlılar dünyası ile ölüler ülkesini ayıran Styx Nehri’nden geçmek için kayıkçı Kharon’a verilmek üzere ölünün gözleri ya da ağzı üzerine konan sikke geleneği ile muazzam bir kültürel paralellik taşımaktadır.
Ekte paylaştığım Sasani İmparatorluğu’na ait o meşhur İran Kirmanşah’taki *Taq-e Bostan* kabartması, her ne kadar coğrafi olarak doğrudan Harran veya Diyarbakır sınırlarında olmasa da, başından kutsal ışınlar yayılan Güneş Tanrısı Mithra’nın (Mihr) kralın taç giyme törenine eşlik ettiği o büyüleyici tasviriyle, Şemsîlerin ruhunu, gökyüzüne olan bin yıllık sadakatini ve güneş kültünün Mezopotamya’daki o evrensel derinliğini kusursuz bir biçimde gözler önüne seriyor. Şemsîler belki tarihin tozlu sayfalarında sessizliğe gömüldüler ama mabetlerin kadim taşlarında, Diyarbakır’ın surlarında ve Hevsel’e vuran sabahın ilk ışıklarında silinmez bir iz bırakarak gittiler.
✍️ : Muhittin Yalçınkaya
26 Mayıs 2026 @NkayaMuhittin
© 2026 Muhittin Yalçınkaya. Burada yer alan tüm içerikler Muhittin Yalçınkaya'ya aittir; izinsiz kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz.

Yorumlar
Yorum Gönder