MİZAHIN KELEPÇELENDİĞİ YERDE ÖZGÜRLÜK NEFES ALAMAZ
MİZAHIN KELEPÇELENDİĞİ YERDE ÖZGÜRLÜK NEFES ALAMAZ
Deniz Göktaş’a uygulanan gözaltı ve ters kelepçe vakası üzerinden; mizahın, ifade özgürlüğünün ve toplumsal tahammül eşiğinin sorgulandığı; siyasi, sosyolojik ve psikolojik boyutlarıyla özgürlük üzerine kapsamlı bir analiz.
Toplumların gerçek olgunluğu, yalnızca alkışladıkları seslere değil; kendilerini rahatsız eden, sorgulayan ve aynayı yüzlerine tutan seslere gösterdikleri tahammülle ölçülür. Demokrasi dediğimiz kavram, çoğu zaman sandığa indirgenerek anlatılır; oysa sandık yalnızca teknik bir araçtır. Demokrasinin ruhu, eleştiriye verilen tepkinin niteliğinde saklıdır.
Düşünce özgürlüğü, sadece egemen anlayışla aynı frekansta konuşanların konfor alanı değildir. Gerçek özgürlük; rahatsız edenin, ezber bozanın, güldürürken düşündürenin de konuşabilmesidir. Çünkü toplumlar çoğu zaman doğrudan söylenen gerçeklerden kaçar; fakat mizahın içinden gelen hakikate direnmek daha zordur. Gülümseme ile başlayan yüzleşme, çoğu zaman en sert ideolojik savunmaları bile aşındırır.
Stand-up sanatçısı ’ın ülkeye döner dönmez havaalanında gözaltına alınması ve emniyette ters kelepçeye maruz bırakılması, münferit bir olay olarak görülemez. Bu hadise, bir sanatçının yaşadığı bireysel mağduriyetin çok ötesinde; Türkiye’nin ifade özgürlüğü, hukuk pratiği ve toplumsal ruh hali hakkında ciddi ipuçları taşımaktadır.
Mizah, doğası gereği itirazdır.
Mizah; iktidarın, bürokrasinin, ideolojilerin ve toplumsal tabuların arasına sızan zekânın sesidir. Bir komedyenin silahı ne sopadır ne de fiziksel güçtür. Elindeki tek araç mikrofondur; cephanesi ise kelimeler.
Buna rağmen kelimelerden bu kadar korkuluyorsa, mesele artık mizah değil; hakikatin kendisidir.
Ters kelepçe gibi ağır bir güvenlik tedbiri, hukuken ancak somut kaçma riski, saldırganlık veya fiziksel tehdit durumlarında uygulanabilecek bir yöntemdir. Kendi iradesiyle ülkesine dönmüş, sahnede düşüncelerini dile getiren bir hiciv sanatçısına bu muamelenin reva görülmesi; hukuki zorunluluktan çok sembolik bir mesaj niteliği taşımaktadır.
Mesaj açık gibidir:
“Konuşabilirsiniz, ama bedelini hatırlayarak.”
İnsan sormadan edemiyor:
Ağzını da bağlasaydınız bari…
Ya ansızın bir espri yaparsa?
Ya tek cümleyle yıllardır inşa ettiğiniz korku duvarında bir çatlak oluşturursa?
Ya insanlar gülmeye başlarsa?
Çünkü otoriter zihniyetin en çok korktuğu şey öfke değildir. Öfke kontrol edilebilir. Korku yönetilebilir. Hatta yoksulluk bile manipüle edilebilir. Fakat mizah tehlikelidir; çünkü korkuyu bozar. İnsan güldüğü şeyden korkamaz.
Bugün toplum yalnızca siyasi baskılarla değil, aynı zamanda ağır ekonomik sorunlarla da kuşatılmış durumda. Hayat pahalılığı, gelir adaletsizliği, eriyen alım gücü ve yarına dair belirsizlik, insanların zihinsel enerjisini tüketiyor. Geniş kitleler artık yaşamıyor; sadece günü atlatmaya çalışıyor.
Böylesi dönemlerde iktidar mekanizmalarının en sık başvurduğu reflekslerden biri gündem üretmektir. Yeni tartışmalar, yeni gerilimler, yeni krizler… Böylece toplum, asıl meseleler üzerinde derin düşünemeden bir başkasına sürüklenir.
Ekonomik sıkıntılar konuşulmasın.
Adalet sorgulanmasın.
Kurumsal çürüme görünmesin.
İnsanlar hesap sormasın.
Onun yerine sürekli reaksiyon versin.
Bu, modern çağın psikolojik yönetim tekniklerinden biridir. Sürekli uyarılan zihin, uzun süreli düşünemez. Sürekli alarma maruz kalan toplum, analiz kabiliyetini kaybeder. Sonunda reflekslerle yaşayan kitleler ortaya çıkar.
İşte tam burada mizah devreye girer.
Çünkü mizah, zihni uyandırır.
Absürtlüğü görünür kılar.
Normalleştirilen anormalliği teşhir eder.
Bir komedyen bazen bir akademisyenin yüz sayfalık analizinden daha etkili olabilir. Çünkü hakikati sadeleştirir. Karmaşık görünen çelişkileri birkaç cümlede çıplak hale getirir.
Bu yüzden eleştirilmekten korkan güç, önce mizahı hedef alır.
Bu durumun psikolojik arka planında aynaya bakma korkusu vardır. Güç, kendi meşruiyetinden eminse esnektir. Eleştiriye tahammül edebilir. Hatta eleştiriyi sistemin sağlığı için gerekli görür. Fakat meşruiyetini sürekli sertlik üzerinden kanıtlama ihtiyacı duyuyorsa, orada kırılganlık başlamıştır.
Sertleşen dil çoğu zaman gücün değil, güvensizliğin işaretidir.
Mizahı tehdit olarak gören idari anlayış, aslında kendi iç kırılganlığını itiraf etmektedir. Çünkü sağlam yapılar kahkahadan korkmaz. Sadece çatlamış duvarlar sesten ürker.
Bir toplumun kendisiyle alay edebilme yeteneği, medeniyet göstergesidir. Kendine gülebilen toplumlar fanatizme daha az teslim olur. Kutsallarını sorgulayabilen toplumlar ise dogmanın esiri olmaz.
Fakat mizah kelepçelendiğinde yalnızca bir komedyen susturulmuş olmaz.
Toplumun sinir sistemi baskılanır.
Düşünce refleksleri yavaşlar.
Eleştirel zihin geri çekilir.
Sonra geriye ne kalır?
Gerilim.
Kutuplaşma.
İçe kapanma.
Ve ağır bir sessizlik.
O sessizlik, sanıldığının aksine huzur değildir. Bastırılmış hakikatin birikmiş basıncıdır.
Sonuç olarak, kelimeleri kelepçeleyerek gerçeğin üstü örtülemez. ’ın şahsında somutlaşan bu tablo, modern toplum iddiasıyla özgürlük pratiği arasındaki mesafenin ne kadar büyüdüğünü göstermektedir.
Sanatı, mizahı ve özgür düşünceyi cezalandırma refleksi terk edilmedikçe; toplumsal barışı, adalet duygusunu ve geleceğe dair güveni yeniden inşa etmek kolay olmayacaktır.
Unutulmamalıdır ki fikirler kelepçelenemez.
Ve özgür zihnin ürettiği bir hiciv, bazen en kalın duvarlardan, en ağır kapılardan ve en sert demir parmaklıklardan bile daha uzun ömürlüdür.
Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Güç geçicidir.
Korku geçicidir.
Baskı geçicidir.
Ama hakikatin zekâ ile buluştuğu yerde doğan söz, kalıcıdır.
© Muhittin Yalçınkaya 02 Temmuz 2026

Yorumlar
Yorum Gönder